Saruca Doğan unutma oğlum! Vadesi yetmişse eğer, bir topçu güllesi bile koca bir imparatorluktan daha ağır basar. Bin yıllık bir cihan imparatorluğunun bakiyesi ile yüz elli senelik maziye sahip imparatorluk namzedi iki devlet karşı karşıya gelmiş idi. Herkes sükût etmiş, yaklaşan bir nihâyetin ayak seslerini dinliyordu. Bir devir son bulacaktı ve biz onun eşiğinde durduğumuzu biliyorduk.
Akbatur, Arnaldonun necis kellesini düşürme arzusunu bastırarak doğruldu. Yaralanmıştı. Kuvveti yavaş yavaş tükeniyordu. Vücudu, uzak bir diyara doğru çekiliyormuşçasına hisleri sükût etmeye başlamıştı. Cemaatin bir ağızdan tekbir getirdiğini işitti. Bir Türkün bir Ruma galip gelişini tebrik ettiklerini sanıyorlardı. Uğraşın muzafferi olduğu halde kalbi mutmain, gönlü mesrur değildi. Atına doğru yürürken, Yechiele verdiği sözü tutamamanın üzüntüsünü, zihnindeki su testisi su yolunda kırılır sözü teselli ediyordu. Akbatur, Galatanın o dar sokağındaki kılıç uğraşında Arnaldoya galebe çalmıştı. Lakin bu galibiyet, yalnız bir şemşir darbesiyle değil, asırlar evvel başlamış ve asırlar sonra da devam edecek bir mücadelenin intikamıyla mühürlenmişti.
Zeynep ve Tunç kafeden çıkıp hızlı adımlarla yürümeye başladılar. Arkalarında birinin olup olmadığını bilmiyorlardı ama içgüdüleri tedirgindi. Bağdat Caddesine tam doksan beş metre kalmıştı ki Ülkü Sokağının köşesinde, zifir kadar siyah bir minibüs yollarını kesti. Üç siyah takım elbiseli adam minibüsten indi. Akşamın sessizliğinde, karanlıktan doğmuş bir duvar gibi önlerinde aniden yükselmişlerdi. Tek kelime etmediler. Hareketleri ölçülü, sessizlikleri tehditkârdı. Sanki bu sahneyi defalarca prova etmiş gibi pürüzsüz, akışkan davranıyorlardı. Zeynepin kolları arkaya doğru kıvrıldı. Bağırmak üzereyken bir el ağzını kapattı. Boynunda önce acı, ardından tüm bedenine yayılan sıcak bir yanma hissetti. Biraz önce karşı kaldırımda beklerken gördüğü trençkotlu adam elindeki şırıngayla işini sessizce tamamlamıştı. Sodyum tiopental, Zeynepin damarlarında, bir yasak düşüncenin hızıyla dolaştı. Gözleri kararmadan önce son gördüğü şey, Tunçun sarsılarak yere yığılması ve başındaki adamın siyah eldivenli elinde parlayan elektroşok cihazıydı.
Saruca Doğan unutma oğlum! Vadesi yetmişse eğer, bir topçu güllesi bile koca bir imparatorluktan daha ağır basar. Bin yıllık bir cihan imparatorluğunun bakiyesi ile yüz elli senelik maziye sahip imparatorluk namzedi iki devlet karşı karşıya gelmiş idi. Herkes sükût etmiş, yaklaşan bir nihâyetin ayak seslerini dinliyordu. Bir devir son bulacaktı ve biz onun eşiğinde durduğumuzu biliyorduk.
Akbatur, Arnaldonun necis kellesini düşürme arzusunu bastırarak doğruldu. Yaralanmıştı. Kuvveti yavaş yavaş tükeniyordu. Vücudu, uzak bir diyara doğru çekiliyormuşçasına hisleri sükût etmeye başlamıştı. Cemaatin bir ağızdan tekbir getirdiğini işitti. Bir Türkün bir Ruma galip gelişini tebrik ettiklerini sanıyorlardı. Uğraşın muzafferi olduğu halde kalbi mutmain, gönlü mesrur değildi. Atına doğru yürürken, Yechiele verdiği sözü tutamamanın üzüntüsünü, zihnindeki su testisi su yolunda kırılır sözü teselli ediyordu. Akbatur, Galatanın o dar sokağındaki kılıç uğraşında Arnaldoya galebe çalmıştı. Lakin bu galibiyet, yalnız bir şemşir darbesiyle değil, asırlar evvel başlamış ve asırlar sonra da devam edecek bir mücadelenin intikamıyla mühürlenmişti.
Zeynep ve Tunç kafeden çıkıp hızlı adımlarla yürümeye başladılar. Arkalarında birinin olup olmadığını bilmiyorlardı ama içgüdüleri tedirgindi. Bağdat Caddesine tam doksan beş metre kalmıştı ki Ülkü Sokağının köşesinde, zifir kadar siyah bir minibüs yollarını kesti. Üç siyah takım elbiseli adam minibüsten indi. Akşamın sessizliğinde, karanlıktan doğmuş bir duvar gibi önlerinde aniden yükselmişlerdi. Tek kelime etmediler. Hareketleri ölçülü, sessizlikleri tehditkârdı. Sanki bu sahneyi defalarca prova etmiş gibi pürüzsüz, akışkan davranıyorlardı. Zeynepin kolları arkaya doğru kıvrıldı. Bağırmak üzereyken bir el ağzını kapattı. Boynunda önce acı, ardından tüm bedenine yayılan sıcak bir yanma hissetti. Biraz önce karşı kaldırımda beklerken gördüğü trençkotlu adam elindeki şırıngayla işini sessizce tamamlamıştı. Sodyum tiopental, Zeynepin damarlarında, bir yasak düşüncenin hızıyla dolaştı. Gözleri kararmadan önce son gördüğü şey, Tunçun sarsılarak yere yığılması ve başındaki adamın siyah eldivenli elinde parlayan elektroşok cihazıydı.
| Taksit Sayısı | Taksit tutarı | Genel Toplam |
|---|---|---|
| Tek Çekim | 288,00 | 288,00 |
| 2 | 149,76 | 299,52 |
| 3 | 103,68 | 311,04 |
| Taksit Sayısı | Taksit tutarı | Genel Toplam |
|---|---|---|
| Tek Çekim | 288,00 | 288,00 |
| 2 | 149,76 | 299,52 |
| 3 | 103,68 | 311,04 |